
Aşk da tıpkı tanrıça gibidir; yani muhteşem bir yanılsamadır. Öncelikle erkeklerin icadıdır. Erkeğin açmazı da budur işte. Bir yandan kadın kendine ait olsun diye aileyi kurar, öte yandan gözü komşunun karısında kalır. İlyada’daki Paris’in Helen’i kaçırmasını anımsayın, orta çağdaki şövalye aşklarını anımsayın. Ama kadınlar
için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dnemde pek çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak eve hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşunun kocasında, oğlunda kalmasından daha doğal ne olabilir? Ama bu istek yasaktır, günahtır, ayıptır, işte aşk bu ulaşılmazlıktan doğar. Aşk ulaşamayacağın birini abartarak, onun kafandaki ideal kişi olduğunu sanarak tutkuyla bağlanmaktır. Aradaki engeller ne kadar artarsa bu yanılsama o kadar tutkulu olacaktır.nasıl Tarihöncesi atalarımız doğum olayını çözemediği için kadınlardan tanrı yaratmışsa, biz de yolumuzun keşiştiği birini yaşamımızın vazgeçilmez kişisi sanarak, neredeyse ona tapınmaya kadar varan bir bağlılık yaratmışız. Kanımca aşk, o ilkel abartma duygusunun günümüze kadar gelmiş halidir.
- Yani kadın hiç aşık olmaz mı?
Kuşkusuz olur. Zaten Ana Tanrıça kültünü yalnızca erkekler değil, bütün insanların imgelemi yaratmıştır. Sonuçta kadın, erkek ya da eşcinsel aşkı hiç farketmez, bence hepsi aynı ilkel yansımanın devamıdır.
- Haklı olabilirsin ama, binlerce yıllık ilkel bir düşünüş biçiminin yarattığı bir alışkanlık olsa da, saçma sapan bir yanılsama sayılsa da, insana mutluluktan çok acı verse de, aşksız geçmiş bir ömür bence fakir bir yaşamdır.
Doğru, aşkı tatmadan ölen bir insan bence de eksik bir yaşam sürmüştür ama bu benim için geçerli değil. Hani sizin o ünlü atasözünüz gibi, ‘’Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü.’’ diyorum artık ben…
( Ahmet Ümit- Patasana)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder